PANDEMİ SONRASI DÜNYAMIZ

 

            Covid-19 sonrası dünyayı, bu süreci en az hasarla atlatan ve akıllı politikalar izleyen devletler şekillendirecektir. Bu kriz her ne kadar üzücü bir tablo olsa da çevre ve yarı-çevre ülkeler için bir fırsat olabilir.  Gelecekteki şekillenmenin nasıl olacağını anlamak için geçmişte yaşanan benzer sıkıntıları doğru okumak gerekmektedir. Tarihteki bilinen ilk salgınlardan olan Antoninus vebası, ayrıca bilinen diğer adıyla Galen vebası (Adını Roma İmparatorluğu’nda yaşayan Yunan doktorun isminden almıştır.) MS 165-180 yılları arasında yaşandığı tahmin edilen, Yakın Doğu’daki seferlerden Roma İmparatorluğu’na dönen askerler tarafından getirilmiş salgın bir hastalıktır.[1] Bu salgında tahmini 5 milyon insan ölmüştür. Bu büyük insan kayıpları o zaman için felaketlere yol açmıştır. Hint-Roma ticareti sekteye uğramış, Roma İmparatorluğu’nun ordusunun büyük bir bölümü hayatlarını kaybetmişlerdir. Hiç kuşkusuz normal hayat şartları da olumsuz etkilenmiştir. 541 yılında Konstantinapol’de İmparator Jüstinyen tahtta otururken Avrupa’da başlayan bir salgın önce Mısır’a oradan Filistin’e, Suriye’ye ve oradan da Anadolu’ya ulaştı. Jüstinyen, Konstantinapol’a tüm giriş çıkışları kapattıysa da salgın hastalık askerî birliklerin şehre getirdiği malzemeler arasında yer alan fareler yoluyla girdi. Farelerin tüyleri arasına gizlenen ve bir milimetreden küçük uçucu bir böcek olan Xenopsylla midesinde Pasteurella pestie denen ölümcül veba bakterisi taşıyordu. Bu böcekler uçarak çevrede bulunan diğer farelerin tüyleri arasına yerleşip hızla üredi. İnsan vücudunun herhangi bir noktasına konup ısırarak veba mikrobunu aktaran böcekler, hastalığı bulaştırdıkları kişilerin birkaç gün içerisinde ölmesine neden oldu. Bir hafta içerisinde veba şehirde hızla yayıldı ve ölümler başladı. Sarayın çevresi askerî birliklerce karantinaya alındı. Başlangıçta günde birkaç yüz olan ölü sayısı kısa süre sonra binlere ulaştı. Mezar yerleri dolunca ölüler denize atılmaya başlandı. Hastalık normal seyrini sürdürdü ve zamanla kendiliğinden yok oldu. Ancak o zamana kadar dönemin en kalabalık şehirlerinden olan Konstantinapol, nüfusunun %40’ını kaybetti. Salgın, iş gücü ve asker sayısını kaybeden Bizans’ın zayıflamasına ve saldırılara açık hale gelmesine neden oldu ki bu durum Avrupa tarihini kökten değiştiren gelişmelerin yaşanmasına vesile oldu.[2] 1346-1353 yılları arasında meydana gelen “Kara Veba” salgını, Avrupa nüfusunu %30-%60 oranında öldürdüğü ve bu ölümler sonrasında kilisenin sorgulanmasına neden olduğu ve devamında da Rönesans’ı getirdiği biliniyor. Amerikan yerlilerinin arasında yayılan Suçiçeği salgını nedeniyle nüfusun %90’ı yok oldu. Bu olay da Avrupa kolonilerinin kıtaya yerleşmesini oldukça kolay bir hale getirdi. Cocoliztli salgını, Maya uygarlığı için sonun başlangıcı oldu. Yedi farklı kolera salgını, 1. Dünya Savaşı’ndaki tifüs salgını, 1. Dünya Savaşının sonunu getiren İspanyol gribi, HIV(AIDS) virüsü gibi virüsler bahsettiğimiz gibi çıktıkları her çağda dünyada birtakım değişikliklere sebep olmuştur. Covid-19 virüsü de dünyada birtakım değişimlere sebep olacaktır. Bu değişim hakkında tahminlerde bulunabilmek için hem geçmişte yaşanan bu olayları ve etkilerini hem de yakın tarihlerde dünya çapında yaşadığımız olayları doğru bir şekilde analiz edip bir yargıya varmamız gerekmektedir.



            Son kırk yıldır yaşadığımız neo-liberalizm çağı 2007’de ilk büyük darbesini yemiştir. Bugün yaşanan bu sorunda hiç kuşkusuz ikinci büyük darbesi olacaktır. Çünkü içinde bulunduğumuz sistemin dayanağı olan orta sınıfın gerçek geliri artmamaktadır. Tüketim ise belli başlı ürünlerde (gıda, sağlık vs.) yoğunlaşmış bulunmaktadır. Ticaretin büyük bir aksamaya uğramasından dolayı dünya ekonomisinde küçülme meydana gelmiştir. Devletler geçici bir ekonomik çözüm olarak para basma politikası uygulasalar bile bu hiçbir zaman kalıcı bir çözüm olmamıştır ve olmayacaktır. Çünkü aşırı para basmak ilerleyen zamanlarda enflasyon gibi daha büyük sorunlara yol açacaktır. Bunun etkisini de Covid-19 sonrası işsizliğin büyük bir oranda artması, yaşam koşullarının ağırlaşması, birçok ülkenin parasının değer kaybetmesi şeklinde göreceğiz.  Bunun yanında sağlık sektöründe, siyasî yapılarda ve en önemlisi insanların paradigmalarında büyük değişiklikler meydana gelmiş ve gelmeye devam edecektir. ABD, İngiltere ve Avrupa Birliği uluslararası arenada ağırlığını hissettirse bile bu aktörlerin ilerleyen süreçte gücünün azalacağı bir gerçektir. Amerikan halkının küreselleşme karşıtı Trump’ı başkan olarak seçmesi, İngiltere’nin Avrupa Birliğinden ayrılması bu devletlerin küreselleşmeden sıyrılıp bölgeselleşmeye başladıklarını göstermektedir. Buna karşılık Rusya, Orta Asya ve Orta Doğu’daki varlığını güçlendirirken Çin ise Avrupa, Afrika, Doğu Asya ve Latin Amerika’daki etkisini arttırmaktadır. Bu iki ülke elbette yaptıkları yüz milyarlarca doları bulan yatırımlarının karşılıklarını almak isteyeceklerdir. Bu tarz olaylarda madalyonun diğer yüzünü de doğru kavramak gerekir. Çin’in yükselmesindeki en büyük sebeplerden biri olan ucuz iş gücü değerini kaybedebilir. Amerika, İngiltere ve Avrupa’nın sıfır toplamlı bir ekonomi modelini doğru kullanırsa bu süreç sonrasında Çin ve Rusya gibi merkezde bulunan, Hindistan, Güney Afrika, Türkiye ve Orta Doğu’ daki petrol zengini ülkeler gibi çevrede bulunan ülkelerin yükselişini önleyebilir. Fakat bu pek mümkün görünmüyor. Çünkü en çok vaka görülen ülke 7,447,693 ile ABD oldu. Bu ülkeyi 6,312,584 vaka sayısı ile Hindistan, 4,813,586 Brezilya, 1,176,286 Rusya takip etmektedir. Güney Afrika, Türkiye, İran ve Avrupa’da da vaka sayıları azımsanamayacak bir noktaya ulaşmıştır.  Salgının ortaya çıktığı Çin ana karasında ise 462,991 vaka kayda geçmiştir.[3](01.10.2020 tarihli vaka sayılarıdır.) Eğer süreç doğru okunup bu yönde politikalar geliştirilmez ise resmî verilere dayalı bu rakamlar doğrultusunda hem ekonomik hem siyasal olarak en çok sorun bu ülkelerde çıkacaktır. Birkaç haftada bile ABD’de işsizlik oranı ve işsizlik maaşı için başvuranların sayısı rekor seviyelere ulaştı.[4]Ekonominin kötüye gitmesi, siyasî yapılar üzerindeki baskısını en şiddetli şekilde hissettirecektir. Özellikle bu ülkelerde virüsün bu kadar yayılmasından dolayı Covid-19 sonrasında bu ülkelerin siyasî yapıları halkları tarafından sorgulanacak ve bazı devletlerde iktidar değişikliği kaçınılmaz olacaktır. Değişmeyen iktidarlar ise halkları tarafından daha fazla sorgulanacak ve denetim altında tutulmak istenecektir. İnsanların iktidarlarından beklentileri de farklılık göstermeye başlayacaktır. Her ne kadar halklar denetim güçlerini arttırmak istese de iktidarlar da bu süreç içerisinde ve bu sürecin sonunda ilk etapta güçlerini arttıracaktır. Bu artış insanların özgürlüklerini kısıtlayacaktır.  Bu zorunlu kısıtlama Covid-19 sonrasında demokrasisi daha gelişmiş olan ABD, İngiltere ve Avrupa Birliği ülkelerinde büyük sorunlara yol açacaktır. Covid-19 öncesinde devam eden siyasî olayların üstüne bir de virüsün yol açtığı ekonomik bir kriz de eklenince ayaklanmalar artacak, bu ayaklanmaların hem ekonomik hem siyasal birçok yaptırımı olacaktır. Demokratik olarak daha az gelişmiş ve yeni bir emperyalizm baskısı altında bulunan Afrika, Orta Doğu, Latin Amerika ve Doğu Asya gibi bölgeler, Rusya ve Çin’ in baskısından kurtulmayı başarırlarsa daha zengin, özgür ve güçlü aktörler olarak karşımıza çıkacaklardır. Tabii ki bu bahsettiğimiz durumlar 50-100 yıl içerisinde gerçekleşebilecek türde olaylardır. İnsanlar yüzyıllardır belli bir bakış açısı içerisinde dünyayı okuduklarından ve içinde bulundukları değişimi anlamakta zorlandıklarından dolayı bu tarz değişimlerin gerçekleşmesi hayli zaman almaktadır. Bunun yanında kapitalist ve emperyalist ülkeler de mücadelesinden vazgeçmeyecektir.  Sonuçta küresel bir kriz bütün ülkelerin ilerlemesinde bir duraklamaya sebep olacak ve dünyada milyonlarca insan 2007’de olduğu gibi işsiz kalacaktır. Demek istediğimiz; bu süreci en az hasarla atlatmaya çalışmak, yatırımları ve devlet hazinesinde bulunan rezervleri doğru bir şekilde yönetmek, bu ülkelerin yükselen bir güç olarak karşımıza çıkabileceği ihtimalini yükseltir. Kapitalizm her krize girdiğinde, komünizm veya sosyalizm gibi sosyoekonomik modellerin geleceğini savunmak da gerçeklikten uzak bir yaklaşımdır.  “Zaten kapitalizmin yerine kolektif mülkiyete dayalı, piyasa mekanizmasını reddeden bir sistemin gelmesi kısa vadede imkânsız görünmektedir.”[5] Yükselen ülkeler de hiç kuşkusuz, yeni nesil teknolojiyi ve seri üretimi hızlandırırlarsa güçlenebilirler. Yani onlar da yükselmek için güçlü devletlerin davrandığı gibi davranıp, kapitalist bir ekonomik modeli benimseyip, liberal bir özgürlük ve dağılım uygulamak zorundalar. Bunun yanında Türkiye, Fransa, İngiliz Virgin Adaları, Maldivler, Macao, Bahamalar, İzlanda, Jamaika, Kamboçya, Gürcistan ve Malta gibi turizmin ekonomilerinde büyük bir payı olan ülkelerin şimdiden ekonomik gelirleri düşmeye başladı. Gelişmekte olan ülkelerin genel manada ekonomileri turizm ve ham madde ihracatına dayandığı için bütün dünyada sekteye uğrayan turizm ve üretimin azalmasından kaynaklı, uluslararası ticaret hacmindeki küçülmeden dolayı büyük ekonomik sıkıntılar geçirecektir. Bu ekonomik sıkıntılar mevcut iktidarları daha sert politikalara itecek ve siyasal güç tek bir kişinin veya belli bir grubun elinde toplanabilecektir. Bu da yeterince merkezileşmiş ve çoğulcu siyasal kurumları, “sömürücü kurumlara”[6] dönüştürecektir. Bunun sonucunda da dikta rejimler meydana gelebilir. Daron Acemoğlu ve James Robinson Ulusların Düşüşü adlı eserlerinde bu konuyu şöyle açıklamışlardır: “Ekonomik ve siyasal kurumlar arasında güçlü bir sinerji vardır. Sömürücü ve siyasal kurumlar gücü dar bir elitin elinde yoğunlaştırır ve bu gücün uygulanması konusunda çok az kısıtlama getirir. Bu durumda genellikle ekonomik kurumlar bu elit tarafından toplumun geri kalanının kaynaklarını sömürülmesi için yapılandırılır. Böylece sömürücü ekonomik durumlar doğal olarak sömürücü siyasal kurumlara eşlik ederler. Sömürücü ekonomik ve siyasal kurumlar arasındaki bu sinerjik ilişki güçlü bir etkileşim döngüsü başlatır. Sömürücü siyasal kurumlar, kendilerine yönelik çok az kısıtlamaya ya da muhalif güce olanak tanıyan ekonomik kurumlar oluşturmaları için elitlerin siyasal gücü kontrol edebilmelerini sağlar. Ayrıca, elitlerin gelecekteki siyasal kurumları ve bunların evrimini yapılandırmalarına olanak tanır.”[7] Ancak bu evrimin gerçeklemesi ve böyle bir düzenin kurulmaması mevcut halklara bağlıdır. Bu bağlamda krizler, iktidarları halklarının karşında güçlendirse bile bir o kadar da yıkılma tehlikesini de içinde barındırmaktadır. Covid-19 sonrasında iktidarların güçlü bir şekilde ayakta kalabilmesinin en uygun yolu, yükselen Keynesçi ekonomi ve içe dönüş politikalarının maliyetinin büyük çoğunluğunu halka yüklemek yerine, hızlı bir şekilde tarım ve hayvancılık politikalarını gözden geçirerek gerçek manada restore ederek desteklemek ve ham madde üretimlerini arttırmak olmalıdır. Teknoloji firmaları desteklenerek artan ve artacak olan robotik fabrika üretimine geçişleri sağlanmalıdır. Bu geçişten dolayı işsiz kalacak olan çalışanlara; tarım, hayvancılık ve ham madde alanlarında iş istihdamı sağlayarak yükselişe geçmeyi hedeflemelidirler. Covid-19 salgını birçok devletin kendine bile yetemediğini açıkça ortaya çıkarmış oldu. Bu salgından sonra devletler, öncelikle kendi kendine yetme politikasına yöneleceklerinden dolayı güçlü kalabilmek için bu tarz yatırımlar büyük önem arz etmektedir.



            Tabii ki bu tür olaylarda etkiler sadece ekonomik veya siyasal krizler ile sınırlı değildir. Bu süreç bize teknolojinin ne kadar gerekli olduğunu, devletlerin ve şirketlerin AR-GE çalışmalarına neden daha fazla önem vermesi gerektiğini net bir şekilde göstermiş oldu. Son yüzyıllarda ahlakî değerlerden dolayı gelişimi yavaşlayan bilimin hızlı bir şekilde yükseldiğini göreceğiz. Kullandığımız yüksek teknolojinin büyük bir bölümü I. Dünya Savaşı, II. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş dönemi gibi dünyayı etkileyen olaylarla birlikte geliştiği için küresel bir salgın ve krize dönüşen bu virüs sonrası da hızla yükseleceğini beklemek doğal bir tepkime olacaktır. Özellikle eğitim ve teknolojide dünya çapında devrimler gerçekleşecektir. Geçmişte kapitalist üretim biçimine eleman yetiştirme merkezleri olarak kurulan günümüzde her ne kadar geçmişe nispetle daha gelişmiş bir hal almış kurumlar olsalar da üniversitelerin değeri azalacaktır. Artık çok fazla vasıflı insan yetiştiremeyen bu kurumlar insanların internet üzerinden evlerinde oturdukları yerden hem de çok fazla masraf yapmadan bu eğitimleri alabildiklerini fark etmeleri üzeri bu eğitimlerinin daha da geliştirilerek kendilerine sunulmasını isteyecek ve uygulamanın devamlılığını talep edeceklerdir. Zamanla üniversiteler sadece uygulamalı bilimlerin öğretildiği yerler olarak kalacaktır. Sosyal bilimler gibi fiziki uygulama gerektirmeyen bölümlerde de bireysel olarak kendini yetiştirmiş insanlar ortaya çıkacaktır. Bu sefer de daha önce olduğu gibi toplum arasında mektepli-alaylı tartışmaları meydana gelecektir. İlerleyen yıllarda birçok meslek yok olacak, yerlerini çok daha farklı iş kolları alacaktır. Tıp, biyoloji, psikoloji, veteriner hekimlik, mikrobiyoloji, genetik mühendisliği, mekatronik mühendisliği, yapay zekâ mühendisliği, yazılım mühendisliği, bilgisayar mühendisliği ve uzay mühendislikleri gibi bölümler revaçta olacaktır. İnsanlar sosyal mesafe, karantina gibi kavramların ciddiyetinin ve öneminin farkına vararak, yapay zekâya dayalı teknolojik ürünler ve giyilebilir teknoloji ile özellikle sağlık alanında bu teknolojileri geliştirerek evlerde ve insanların üzerindeki yerlerini alacaktır.

Covid-19 salgını; E-ticaret hacminde, uygulanabilirliğinde ve güvenliğinin sağlanmasında artışa sebep olacaktır. Birçok genç girişimci, iş adamı ve yatırımcı internet alanına yönelecek ve daha farklı iş imkanlarının doğmasına sebep olacaktır. E-ticaret hacminin daha da artmasıyla da zaten günümüzde artık boşa bir yatırım aracı olan AVM’ye ve betona para yatırımı azalacaktır. Bir insan yaşamı için uzun, dünya içinse kısacık bir zaman diliminde sadece birkaç neslin değişmesiyle de bu yaşadığımız çağ tarihin tozlu sayfalarındaki yerini alacaktır. E-ticaretin mevcut hacmini genişletmesiyle kripto para gibi E-para birimleri de ortaya çıkabilir. Fakat bu E-para sistemin şu anda çok fazla sorunu bulunmaktadır. Bu sorunlara kalıcı çözümler bulunmadan böyle bir sistemin oturması pek mümkün gözükmemektedir. Bu sorunların başında da internet alt yapısı ve güvenlik sorunu gelmektedir. Evlerinde karantinada bulunan milyonlarca insan, her gün saatlerce internette zaman geçirmektedir. Özellikle Youtube ve Netflix gibi video içerikli uygulamalar tercih edilmekle birlikte sosyal medya da gücüne güç katmıştır. Ancak bu gücün bir de yan etkileri mevcuttur. Birçok gelişmiş dediğimiz devlet bu firmalardan video kalitelerini düşürmelerini istediler. Bu şirketler de devletlerin bu isteklerini gerçekleştirdi.[8] Bu da bize gösteriyor ki hemen hemen bütün devletlerin internet alt yapısı küresel boyutta bir E-para sistemini kaldıracak düzeyde değildir. Başka bir sorun ise bu paraların kimlerin nasıl ve neye göre üreteceği sorusudur. Zaten altın rezervlerine dayalı para basım sistemi ortadan kalktığından beri hiçbir devlet düzgün bir şekilde takip edilemiyorken böyle bir sistemin nasıl takip edileceği büyük bir muammadır. Fakat ilerleyen yıllarda bu Petro-Dolar sisteminin değişmeyeceği anlamına gelmiyor. Çünkü birçok devlet zaten yıllardır Petro-Dolar dayatmasından kurtulmaya çalışmakta, yaptıkları ticaret sözleşmelerinde kendi para birimlerini kullanmayı amaçlayarak uluslararası arenada değerlerini arttırmaya çalışmaktadır. Petrol kullanımının azalması ve bir daha böyle bir durum yaşanırsa diye farklı enerji sektörlerine yatırım yapılması önümüzdeki yıllarda bu sistemin değişeceğinin habercisidir.



            Teknolojinin gelişmesiyle yukarıda da değindiğimiz gibi insanların yaptıkları işlerin yerini makinelerin alması kaçınılmazdır. Artan işsizliği belirtiğimiz politikalar veya onların doğrultusunda geliştiremeyen devletlerde çok büyük işsiz insan toplulukları oluşacaktır. Bu insanlar da en doğal hakları olan yaşama haklarını koruyabilmek için bu süreci daha az hasarla atlatıp gelişimine hız veren ülkelere göç etmek isteyeceklerdir. Bu durum da dünyada çok büyük göç dalgalarına sebep olacak, dünyanın dengesinin tekrardan bir değişime ve dönüşüme girmesine sebep olacaktır. Fakat buradaki önemli nokta güçlü devletlerin bu göç dalgalarına vereceği tepkilerdir. Günümüzdeki ülkelerin göçler konusunda demagoji yaparak halklarını kandırmalarına aldanmamak gerekir. Olayları doğru ve objektif bir şekilde yorumlamak bize en gerçekçi verileri sunacaktır.  Özellikle Avrupa ülkeleri başta olmak üzere birçok ülkenin böyle bir göç dalgasına vereceği tepki çok sert olacaktır. Pek çok ülke, göç eden insanları kabul etmeyecek ve dünyanın farklı bölgelerinde çatışmalar çıkacaktır. Bu gerçekleşecek çatışmalar da hem ekonomik hem de siyasal yönden bulunduğu coğrafyada daha büyük sıkıntılar meydana getirecektir.



            Bununla beraber askerî harcamaların ve askerî stratejilerin yönleri değişecektir. Çünkü küçücük bir virüsün, yıkım gücü çok yüksek olan silahlardan daha fazla zarar verdiği gerçeği test edilerek kanıtlanmış oldu. Elbette bu tür virüsleri silah olarak kullanmak isteyen ülkeler ve terör örgütleri olacaktır. Buna karşılık güçlü devletlerin öncelikle askerlerini korumak için farklı yollar ve giyilebilir teknolojilere yatırım yapmaları gerekmektedir. Virüslerin yayılma hızları ve küresel etkileri göz önüne alındığında böyle bir savaş stratejisi pek mümkün görünmese bile ilerleyen yüksek teknolojiyle birlikte belli alanlara belli virüsleri yaymak mümkün olabilir. Her ne kadar komplo teorisi gibi gözükse de insanlık tarihi boyunca yapılan zulümlere bakıldığında böyle bir vahşiliğin ve caniliğin yapılabilirliği küçümsenmeyecek derecede yüksektir.  İnsanoğlunun ulaşabileceği vahşiliği gözler önüne sermek için yakın tarihten birkaç örnek verelim. 1910-1970 yılları arasında yaklaşık 100.000 Aborjin kökenli çocuk ailelerinden zorla alıkonulmuştur. Gerekçe olarak ise Aborjin halkının kendi başlarına bir geleceği olamayacağı gösterilmiştir. Bu karara kim nasıl varmıştır? 3 Ekim 1935 tarihinde İtalyan birlikleri yaklaşık 400.000 kişilik bir kuvvetle Habeşistan’a saldırı düzenledi. İtalya saldırılarında hiçbir uluslararası kurala uymayarak hardal gazı kullandı ve böylece Cenevre Protokolü’nü de ihlal etmiş oldu. Hardal gazı sadece askerlere değil sivil halka karşı da kullanıldı. Hatta ekili tarlaların üzerine bile hardal gazı sıkıldı. İtalyan birlikleri Kızılhaç ve Kızılay hastaneleri de bombaladı. İngilizlerin 1941 yılında işgale son vermelerine kadar İtalyanlar, Habeşistan’da yaklaşık 760.000 kişinin vicdansızca uygulanan işkenceler ve tecavüzler ile ölümlerine neden olmuştur. Nazi rejimi ve yandaşları yaklaşık 6 milyon Yahudi’yi işkence edip öldürmüştür. 8 yıl süren Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nda 1,5 milyon Müslüman hayatını kaybetmiştir. Ancak bunun öncesinde 8 Mayıs 1945’te Fransızlar Setif ve Guelma’da 45 bin Cezayir vatandaşını katletmiştir. Vahşetle ilgili Cezayirli üst düzey bir idareci olan ve Mayıs 1945 Vakfı’nın Başkanı Muhammed El Korso: “Fransızlar ve uluslararası kamuoyu bilmelidir ki Fransa, Mayıs 1945’te gerçek bir soykırım işlemiştir” demiştir. Ermeni kuvvetleri 25 Şubat’ı 26 Şubat’a bağlayan gecede Hocalı kasabasında 83 çocuk, 106 kadın ve 70’ten fazla yaşlı dahil olmak üzere toplam 613 kişiyi katletti. Yaşanan sadece insanların katledilmesi değildi. Cesetler üzerinde yapılan incelemelerde birçoğunun yakılmış ve gözlerinin oyulmuş olduğu tespit edildi. Hamile kadınlar ve çocukların da bu vahşete maruz kaldığı belirlendi. 1992’den 1995’e kadar süren Bosna savaşı boyunca tarihte eşine ender rastlanan katliamlar yapılmış; 250.000’in üzerinde Müslüman Boşnak, Sırplar tarafından tüm dünyanın gözleri önünde öldürülmüştür.  Bu süreçte milyonlarca Müslüman Boşnak evlerinden sürülmüş, 50 bin civarında kadın tecavüze uğramıştır. ABDBMNATO ve özellikle de Batı kamuoyu savaşın sonuna kadar yapılan tecavüz, katliam ve soykırımları seyretmekle yetinmiştir. Darfur trajedisinin ortaya çıkmasında bölgedeki zengin petrol yataklarının ortaya çıkarılmasının önemi görmezden gelinebilir mi? O halde batı buna tepkisiz kaldı, ilgilenmedi diyebilir miyiz? Uluslararası kuruluşlara göre Darfur’da bugüne kadar 200-300 bin insan hayatını kaybetmiştir.[9] Bu liste sayfalarca uzatılabilir. Yaşanan bu olaylar anlattıklarımızın bir komplo teorisi olmayabileceğinin en büyük kanıtıdır. Ve maalesef bütün devletler bu kötülüklerinin farkında oldukları için bir süre sonra sert ve uygulanabilir önlemler almak zorunda kalacaklardır. Çünkü bu tür salgınların gücünü fark edenler uluslararası terörizm oluşturmak için kullanabilirler. Buna karşılık yeni askerî yapılanmalar da meydana gelecektir. Nasıl ki bundan 30 yıl önce bilişim suçları bürosu bir hayal ürünüyken, şu anda hayatımızın bir parçası konumundaysa, virüs ve salgınla mücadele ofisleri, biyolojik silahlardan korunma ofisi vs. gibi ofis ve dernekler ilerleyen zamanlarda mümkün olabilir. Yukarıda anlattıklarımız gibi her olayda madalyonun iki yüzü vardır. Bu yeni nesil teknolojilerde bir üst seviyeye çıkmayı başaran ülkeler ellerindeki bu inanılmaz gücü, ekonomik ve askerî açıdan üstün oldukları ülkelerdeki doğal kaynakları sömürge aracı olarak da kullanabilirler. 19. Yüzyılda Avrupalı devletler ellerindeki bu teknolojiyi sömürge aracı olarak kullanmışlardır. Günümüzde de bu tarz güçlü devletlerin zaten hâlihazırda neo-kolonyalizm adı altında yaptıklarını bu sefer de kapitalizmi kurtarma amacıyla yapabilirler. Son yüzyıllık tarihsel süreci dikkatli bir şekilde incelediğimiz zaman bu verilere ulaşmaktayız.  I. Dünya Savaşı’nın çıkış nedenlerinden en önemlisi ham madde alanlarının paylaşımıydı. Bu paylaşım için milyonlarca insan sakat kaldı ve canlarından oldu. Peki bunun karşılığında ne gördüler?  Elbette yaşadıklarının ikinci perdesini. II. Dünya Savaşı’nda izlenen siyasetin ilk savaştakinin devamı olduğu ortadadır. Bu savaşta da yine milyonlarca insan vahşice katledildi, yerlerinden edildi, sakat kaldı ve yoksullukla mücadele etmek zorunda bırakıldı. Ondan sonra başlayan soğuk savaş döneminin bitmesi ve güçler dengesinin dağılması ABD’yi lider ülke konumuna getirmiştir. Fakat günümüzde de bu denge tekrar sağlanmaktadır. Hızla yükselen Çin, Rusya, Almanya, Fransa, Japonya, Hindistan, Güney Kore ve Güney Afrika gibi dünyanın birçok bölgesinden farklı politika ve iş gücüyle yükselen ülkeler tekrardan güçler dengesi oluşturmaktadır. Çok kutuplu bir dünyanın doğuşuna canlı bir şekilde şahit olmaktayız. Covid-19 da bu çok kutuplu dünya şeklini bir hayli hızlandırmakta ve değişik reaksiyonlara sokmaktadır. Fakat bu sefer kurulacak dengenin yıkılması çok büyük ihtimalle yeni bir savaşın başlamasına neden olacaktır. Eğer böyle bir felaket gerçekleşecek olursa dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğu yok olacaktır.



          Covid-19 öncesinde bütün dünya olarak birçok sorunumuz mevcuttu. Bunların başında da ülkelerin nükleer silah üretimi ve nükleer deneme yapması, küresel ısınmayla birlikte buzulların erimesi, ekolojik dengenin bozulması, doğa kirliliği, ormanlık ve yeşil alanların belli bir kesimin çıkarları için kademeli bir şekilde kesilerek veya yakılarak azaltılması ve dolayısıyla küresel bir sorun haline gelmesi, denizlerin kirletilmesi, plastik üretiminin ve kullanımının artması, karbondioksit salınımının artması, kanserin artması, GDO’lu tohumlarla tarım yapılması, sperm ve yumurtalıklarının kalitesinin düşmesi, kısırlık, otizmli dünyaya gelen çocuk sayısındaki artışının hızla yükselmesi bize gösteriyor ki aslında sistemimize virüs çoktan bulaşmıştı.  Covid-19 salgınının etkileri elbet bir gün geçecektir ve insanlık belli değişimlerle ilerlemesine devam edecektir. Fakat insanlar kişisel hırslarına, bencilliklerine ve aç gözlülüklerine çare bulmazlarsa her şey daha da kötüye gidecektir. Dünyadaki eşitsizliğin ve bahsettiğimiz sorunların hızını kesecek önlemler alınmazsa kendi sonumuzu kendimiz hazırlayacağız. Sisteme virüsü biz bulaştırdık, onu da ancak biz temizleyebiliriz.

 

 


   KAYNAKLAR


ACEMOĞLU ve ROBİNSON, (2013). Ulusların düşüşü, Doğan Egmont Yayıncılık.

ACEMOĞLU ve ROBİNSON, (2019). Dar koridor, Doğan Egmont Yayıncılık.

ULAGAY, 0. SÖYLEŞİ: Murat AKSOY. (2009). Küresel çöküş ve kapitalizmin geleceği, Özgür Yayınları.

Perkins, J. Bir ekonomik tetikçinin itirafları, Cilt:1,2,3,4, April Yayıncılık.

Wallerstein, İ. (2010). Modern dünya sistemi, Yarın Yayıncılık.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Antoninus_vebas%C4%B1

https://tr.euronews.com/2020/02/16/tarihteki-en-olumcul-salginlar-hangileriydi-neden-olustular-ve-nasil-sona-erdiler

https://www.formsante.com.tr/canli-koronavirus-corona-virus-haritasinda-ulke-ulke-son-durum-vaka-ve-olum-sayisi/#koronavirus-haritasinda-son-durum-1-ekim-map

https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/abdde-issizlik-basvurulari-beklentiyi-asti-/1798724

https://www.dunya.com/sektorler/teknoloji/netflix-ve-youtube-avrupada-yayin-kalitesini-dusurdu-haberi-465429

https://onedio.com/haber/son-yuzyilda-gerceklesen-insanoglunun-kendinden-utanmasina-sebep-olan-16-olay-438890

 

[1] https://tr.wikipedia.org/wiki/Antoninus_vebas%C4%B1

 

[2] https://tr.euronews.com/2020/02/16/tarihteki-en-olumcul-salginlar-hangileriydi-neden-olustular-ve-nasil-sona-erdiler

[3] https://www.formsante.com.tr/canli-koronavirus-corona-virus-haritasinda-ulke-ulke-son-durum-vaka-ve-olum-sayisi/#koronavirus-haritasinda-son-durum-1-ekim-map

[4] https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/abdde-issizlik-basvurulari-beklentiyi-asti-/1798724

[5] ULAGAY, 0. SÖYLEŞİ: Murat AKSOY. (2009). Küresel çöküş ve kapitalizmin geleceği, s.51.

[6] ACEMOĞLU ve ROBİNSON. (2013). Ulusların düşüşü.

[7] ACEMOĞLU ve ROBİNSON.(2013). Ulusların düşüşü, s.81.

[8] https://www.dunya.com/sektorler/teknoloji/netflix-ve-youtube-avrupada-yayin-kalitesini-dusurdu-haberi-465429

[9] https://onedio.com/haber/son-yuzyilda-gerceklesen-insanoglunun-kendinden-utanmasina-sebep-olan-16-olay-438890